EN

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın 9. Boğaziçi Zirvesi Konuşması (26 Kasım 2018 – İstanbul)

Sayın Cumhurbaşkanları, devlet ve hükümet yetkilileri; bilim ve fikir dünyasının değerli mensupları, kıymetli konuklar, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bu yılki Zirve’nin temel çerçevesini oluşturan “barış” ve “kalkınma” sözcükleri, dünyamız için yaşamsal öneme sahip iki temel ihtiyacı tanımlamaktadır.
 
İnsanlar, toplumlar ve ülkeler hiç kuşkusuz güvenlik içinde müreffeh bir yaşam sürmek isterler. Fakat ne yazık ki dünya coğrafyasının çoğu bölgesi ve dünya nüfusunun büyük kısmı bu şansa sahip olamamaktadır. 
Entegre Bölgesel Bilgi Ağları tarafından 2018 başında yayınlanan rapora göre dünyanın 40’tan fazla bölgesinde savaş koşulları hakimdir.
 
Sıcak çatışmalardan etkilenen insan sayısı son 10 yılda iki kat artmıştır. Küresel Barış Endeksi’ne göre dünyada son 10 yıl içinde çatışma yaşanmayan sadece 10 ülke bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler’in bu ayın başında yayınladığı rapora göre dünya nüfusunun yarısı günde iki doların altında bir parayla geçinmeye çalışmaktadır. Açlık, hastalık ve eğitimsizlik; yoksulluğun yol açtığı yakıcı sorunlar olarak oldukça yaygındır.
Bütün bu veriler küresel boyutta yaşanan büyük bir krize işaret etmektedir. Bu kriz ve yarattığı sonuçlar, dünya ölçeğinde barış ve kalkınma hedeflerine sahip çıkıp uğraş vermenin ne kadar gerekli olduğunun kanıtlarıdır.

Bu çağda güç odakları ve devletler arasında rekabetçi bir çekişmenin olmamasını beklemek naif bir temenniden ibaret kalabilir. Fakat rekabeti, karşı tarafı yok etme stratejisi uygulayacak düzeye taşımanın insanlık dışı olduğunu yüksek sesle haykırmaktan, kimse geri durmamalıdır.
 
Her sıcak çatışma elbette savaş endüstrisine kazandırmaktadır. Endüstriyel ölçeğin ötesinde sömürgeci ve yeni sömürgeci emellerini hayata geçiren kimi devletler de savaşların rantından istifade etmektedirler. Ama uzun vadede ve geniş ölçekte savaşlar aslında tüm insanlığa kaybettirmektedir. Oysa barış koşulları kalkınmanın en önemli ivme kaynaklarından biridir. 
Dünya üzerindeki olup bitenler bize şu muazzam etkileşimi özetlemektedir: “Barış ortamı yoksa sürdürülebilir kalkınma yoktur; öte yandan sürdürülebilir kalkınma yoksa barış ortamı her an tehdit altındadır.”
 
Değerli konuklar,
İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde, çok taraflılık ilkesine ve uluslararası kurumlara dayanarak gelişen dünya düzeni, 1970’lerin sonunda Çin’in tedricen dış dünyaya açılması ve Soğuk Savaş sonrasında Doğu Bloku ülkelerinin de katılımıyla yeni bir ivme kazanmış ve küreselleşme dediğimiz süreç hız kazanmıştır. Hızlı küreselleşme, dünya ekonomilerinin birbirleriyle entegre olmasına yol açmıştır. 

Fakat 2008 yılında başlayan küresel finansal kriz sonrasında, bu eğilim tamamen tersine dönmüş görünmektedir. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere bazı ülkeler daha tek taraflı ve izolasyonist politikalar izlemektedirler.  Bu ortamda, insan hakları ihlalleri artarken, milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı da tırmanış göstermektedir.
Şiddetli çatışma ve istikrarsızlık, doğaldır ki dünyada görmeyi arzu etmediğimiz şeylerdir. Çatışmaların ve istikrarsızlığın olmaması içinse sürdürülebilir ve herkesi kapsayan bir ekonomik kalkınmaya ihtiyacımız vardır. Gelecek kuşakların barış ve refah içinde yaşayabilecekleri bir dünya tesis etmek istiyorsak, her türlü insan hakkına; ister ekonomik, sosyal, kültürel, isterse politik olsun, saygı göstermemiz gerekmektedir. 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in, 24 Nisan’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ‘Barış inşası ve barışın sürdürülmesi’ üst düzey toplantısında yaptığı konuşmada belirttiği gibi, “insanlarımızın kaygı ve korkularını azaltmak, dünyayı daha iyi bir geleceğe giden bir yola koymak ve sürdürülebilir bir barış ve gelişmenin temellerini atmak için, ülkelerarası daha çok cesaret ve iş birliğine ihtiyacımız vardır.”

Uluslararası Para Fonu IMF, orta vadede dünya ekonomisinin beklenilenden daha yavaş büyüyeceğini tahmin etmektedir. IMF bu ayın başında, beklentilerini daha da aşağıya çekerek 2018-2019 arasında, dünya ekonomisinin beklenilenden daha da yavaş büyüyeceğini öngördüğünü açıklamıştır. Buna gerekçe olaraksa Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’den gelen 200 milyar dolarlık ithal mala karşı koyduğu gümrük vergisi ile başlayan ticaret savaşını göstermiştir.
 
İşbirliğine daha çok ihtiyaç duyulan bir dönemde yaşanan bu durum son derece kaygı vericidir. Temennim, öncelikle dünyanın önde gelen ülkelerinin sorumluluklarını idrak edip, daha güçlü ve herkesi kapsayıcı bir ekonomik büyümenin gerçekleşmesine yardımcı olacak politikaları benimsemeleridir. 

Ekonomilerimizde ortaya çıkan yapısal değişiklik ve zorluklara karşı, popülist, korumacı politikalar yerine, mal ve hizmet ticaretinde sürekli büyümeyi destekleyen, ülkelerarası iş birliği temeline dayalı çözümler bulunması ve bu sayede küresel ekonomik büyümenin korunması ve genişletilmesi elzemdir. Bunu yapabilirsek, eminim diğer konularda başarılı olma şansımız daha fazla olacaktır.

Küreselleşme olgusu, gerek savaşların gerekse işbirliği ve barış koşullarının etkilerini kendi sınırlı ölçeklerinin dışına doğru genişletmektedir. En sıcak örneklerden birisi Suriye’de yaşanmakta olan dramın olumsuz etkilerinin tüm yakın coğrafyaya ve oradan da Avrupa içlerine kadar yayılmış olmasıdır. 
Çalkantılı coğrafyamızın istikrarsız ortamı hepimize az ya da çok etki etmektedir. Özellikle bölgemizin istikrara, geniş bir iş birliği anlayışına ve huzura kavuşmaya ihtiyacı vardır. 

Son dönemlerde Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları hem Kıbrıs özelinde hem de bölge ölçeğinde “barış-kalkınma” ilişkisini tesis etmek için doğru değerlendirilmesi durumunda çok önemli bir fırsat sunmaktadır. 
Kaynakların birlikte değerlendirilmesini öngören bir vizyon sayesinde herkesin kazançlı çıkacağı, kimsenin kaybetmeyeceği bir ekonomik iş birliği ortamı yaratılabilir; bu ekonomik ortaklık ise bölgenin huzura kavuşmasının anahtarına dönüşebilir. 
Coğrafik konumu, çağlar boyunca son derece önemli bir etken olarak Kıbrıs adasının tarihine yön vermiştir. 
Hassas konumunun fırsata çevrildiği dönemlerde önemli bir ticaret kavşağı olmanın sağladığı ekonomik ve kültürel nimetler refaha dönüştürülmüş; bölgesel güç savaşlarının merkezine dönüştürüldüğündeyse yoksulluk çıkagelmiştir.
Bugün adayı paylaşan iki toplum tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar: Bu, bir yandan gelecek nesillere, diğer yandan tüm bölgeye ve dünyaya karşı bir sorumluluktur.
 
İki topluma ait olan doğal kaynakların, yine bu iki toplumun refahını artıracak şekilde değerlendirilmesi şarttır. Kıbrıs Rum liderliği bugüne kadar izlediği yanlış tutumdan vazgeçmek zorundadır. Tek yanlı girişimlerle ortak zenginlikleri tek başına sahiplenme anlayışını terk etmelidir.
 
Adanın zenginliklerini, üstelik ekonomik aklın emrettiği projeleri hiçe sayarak sadece kendi hanesine yazma girişimi, tarihsel sorumlulukla bağdaşmamaktadır. Bu tutum barışa ve kalkınma çabalarına hizmet etmemektedir.
Yapılması gereken, gerginlik politikası yerine iş birliği öngören yaklaşıma yönelmektir. Ortak zenginlik ortak akılla yürütülmelidir. Bu zenginlikte her iki toplumun da payı olduğu kabul edildiğine göre, planlama ve çıkarılmasında da ortak hareket edilmesinin yolu bulunmalıdır.
 
Kıbrıs’ın çevresinde varlığına inanılan zengin doğal gazın, diğer kaynaklarla da birleştirilerek Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması, sadece uzmanların işaret ettiği en mantıklı güzergâh değil, aynı zamanda gerek Kıbrıs’ta gerekse bölgede barış, istikrar ve kalkınma yolunda da önemli bir gelişme olacaktır.
Bu gelişmeden herkes ekonomik fayda sağlayacaktır. Ama bundan da önemlisi kalıcı bir barış ve iş birliği ortamı yaratılacak olmasıdır. Bu sayede, çatışma ve savaşlarla anılan bölgemiz için ilham verici ve güçlü bir örnek doğacaktır.
Aksi politikalar tam tersi senaryoları beraberinde getirecektir. Tek yanlı kazı girişimlerine kayıtsız kalınması mümkün olmayacağından bölgede gerginlik daha da artacaktır. 

Bunun yerine, Kıbrıs’ın barışı ve kalkınmayı başaran; iş birliğinin önemini kanıtlayan iyi bir örnek olarak tüm dünyaya ilham vermesini temenni ediyorum. Bu düşüncelerle hepimizi sevgi ve saygıyla selamlamıyorum.